Resim: Canva

Lea hamile kalıp bir erkek çocuk doğurdu. Adını Ruben koydu. “Çünkü RAB mutsuzluğumu gördü” dedi, “Kuşkusuz artık kocam beni sever.” Yine hamile kaldı ve bir erkek çocuk daha doğurdu. “RAB sevilmediğimi duyduğu için bana bu çocuğu verdi” [dedi]… Üçüncü kez hamile kalıp bir daha erkek çocuk doğurdu. “Artık kocam bana bağlanacak” dedi, “Çünkü ona üç erkek çocuk doğurdum.” Yaratılış 29:32–34

Danışanım, yeme bozukluğuyla mücadele ediyordu. Sophia, yiyip yiyip kusuyordu. Kilo aldığında, kendisini öğün atlayarak ve ağır egzersizlerle cezalandırıyordu. Sevilmek istiyordu. Güzel olmak istiyordu ama kendi standartlarına asla ulaşamıyordu.

Sophia’yla aranızda bir benzerlik kurabiliyor musunuz? “Biraz daha şöyle, biraz daha böyle olsaydım, işte o zaman değerli olurdum.” Fiziksel olarak daha çekici. Daha disiplinli. Daha zeki. Ya da daha az duygusal. Daha az garip. Daha az muhtaç.

Buradaki mantık ilk başta anlamlı gelebilir. X, Y, Z yüzünden utançla mücadele ediyorsanız, o zaman utançtan kurtulmanın yolu X, Y, Z’yi düzeltmektir.

Danışman ve öğretmen olan David Powlison, bu durumu merdivene benzetmiştir. Her bir basamak yaşadığımız standardı temsil ediyor; bu ister fiziksel güzellik, ister zekâ, ister hizmette başarı isterse de başka bir şey olsun. Merdivenin ne kadar yukarısında olursanız, kendiniz hakkında o kadar iyi hissedersiniz. Ne kadar aşağıda olursanız, o kadar düşük ve utanç dolu bir hayata boyun eğmiş hissedersiniz. Genellikle merdivende bizden daha üst basamaklardaki insanlara bakmaya ve kendimizi suçlamaya ve kıskançlık duymaya meyilliyizdir. Bizden çok daha aşağıdaki insanlara baktığımızda, kendimizi üstün, hatta yargılayıcı hissederiz. Bizim hemen altımızdaki insanlara baktığımızda ise, bu kişilerin bizi geçebileceğinden endişeleniriz.

Bugünkü metinde, Lea’nın da bir merdiven tırmandığını görüyoruz. Eski zamanlarda, bir kadının değeri, çocuk doğurmasında yatıyordu. Lea, ne kadar çok çocuk doğurursa, kocasının onu o kadar çok seveceğine ikna olmuştu. “Artık kocam beni sever… bu sefer kocam beni sever…” Böyle böyle devam etti.

Belli bir merdivenin en tepesine ulaşmanın, utancımızın çözümü olduğunu ve sevgi, kabul görme, öz değer, önem gibi özlemini duyduğumuz şeyleri bize kazandıracağını düşünmeye kendimizi ikna etmiş olabiliriz. Bundan dolayı kendimizi daha çok iteriz; daha çok çabalarız. Daha iyisini yapma ve daha iyi olma, yani basamakları tırmanmaya devam etme baskısını hissederiz. Tüm bu çabalarımızın başından sonuna kadar kaygılı ve güvensizizdir. Başkalarının başarıları bize tehdit oluşturur. Kibirli ve kendini beğenmiş veya kıskanç ve teşviği kırılmış oluruz. Ağırlığın altında eziliriz ve bitkin düşeriz.

Sonraki okumada, merdivenleri tırmanmanın aslında bize vaat ettiği şeyleri vermediğini göreceğiz. Bu, bize gerçek ve kalıcı özgürlük, huzur ve memnuniyet sağlamaz; en tepeye ulaşsanız bile. Bundan dolayı Powlison buna “çıkmaz merdiven” diyor. Bundan dolayı bu merdiven tırmanma olayına “cehennemin merdiven oyunu” diyorum çünkü sonunda sizi utançtan kurtarmayan bu kendine bel bağlayan, kaygılı çabanın cehennem gibi bir yanı vardır.

Fakat bugünlük, amacımız utançtan kaçmak için kendimizi nerede kanıtlamaya ve geliştirmeye çalışıyor olabileceğimizi tespit etmek. Merdiven tırmanmanın bizi bitkin ve kaygılı bir hâlde bıraktığı yolları bilmek isteriz. Bunu bilince, başka bir yol için dua etmeye başlarız.


Gün içerisinde, merdiven tırmanmaya çalıştığınızanları tespit edin. Gözlemlerinizi yazın.