fbpx

Tanrı’yı anlamak, insanı çıldırtacak bir biçimde zor olabilir. Tanrı, O’nun yollarının bizim yollarımız olmadığını söylerken, bu konuda ciddidir (Yeşaya 55:8).

O’nun yaşamlarımıza tüm gücüyle adım attığı, dualarımıza cevap verdiği, güvenimizi kazandığı ve iman bahçemizi bolca suladığı, onu gür ve yeşil bir hâlde getirdiği zamanlara şahit olmuşuzdur.

Ancak bir de kaosun hiçbir sınır tanımadan hayatımıza ve dünyamıza girdiği, bizi paramparça ettiği dönemlerimiz de olmaktadır. Ya da bitmek bilmez bir karanlık üzerimize çöker. Ya da anlam bile veremediğimiz kuru bir rüzgâr bizim ruhsal topraklarımıza eser ve dıştan içe bizi çatlatıp kavurur. Sonrasında şaşkın ıstırabımızın içinde Tanrı’ya yakarırız ve O sadece sessiz kalıyor gibi görünür. Yok gibidir.

Sessizliğe Ezgiler Söylemek

Bu yüzden, Andrew Peterson’ın “The Silence of God” adlı şarkısını ne zaman dinlesem, gözyaşlarımı tutmakta zorlanırım. Onun bu şarkıyla kastettiği şeyi iyi bilirim:

İnsanı çıldırtmaya yeter, insanın imanını ezer geçer
İnsanı meraka sürükler, acaba deli miyim der
Ne zaman Senin çomağından ve değneğinden gelen huzur için melese
Ve Gökler’den yalnızca Tanrı sükuneti gelse

Aynı şey Rich Mullin’in “Hard to Get” şarkısını dinlediğimde de oluyor:

Hatırlıyor musun bulunduğun bu dipleri?
Gündelik ekmeği dileyecek iman için tırmaladığımız bu yeri?
Uçup gittiğinde unuttun mu bizleri?
Bense kazıdım hafızama senin tüm sözlerini
Yine de korkular içindeyim, tutuyorum nefesimi
Sen yukarıdayken, kaçırıyorken kendini

Tanrı’nın tüm kutsalları, eğer kendilerine yeterince uzun yaşam verilirse, o yalnız, sarsıcı, takatin kalmadığı çöle bir noktada gitmektedirler. Oradayken de, yas içerisindedirler. Üstelik ağıtlar şarkılarla daha iyi çıktığından dolayı, bize oradayken yardımcı olan şey de her zaman şairler ve şarkı sözü yazarları olmuştur.

Eyüp: “Sana yakarıyorum, ama yanıt vermiyorsun; ayağa kalktığımda gözünü bana dikiyorsun.” (Eyüp 30:20)

Kral Davut: Tanrım, Tanrım, beni neden terk ettin? Niçin bana yardım etmekten, haykırışıma kulak vermekten uzak duruyorsun? Ey Tanrım, gündüz sesleniyorum, yanıt vermiyorsun. Gece sesleniyorum, yine rahat yok bana.” (Mezmurlar 22:1–2).

Düz Dünya ve Olmayan Tanrı

Ateistler bize Tanrı’nın sessiz göründüğünü çünkü O’nun olmadığını söyleyeceklerdir “O adreste evde kimse yok. Maalesef.”

Sessiz acılı dönemlerde, buna inanma konusunda ayartılabiliriz. Ta ki, geri adım atıp varoluşun bizzat sessiz kalmadığını görene dek. Varoluş, Tanrı’yı bağırmaktadır (Romalılar 1:20). Parmenides’in söylediği ve Neşeli Günler filminde Maria’nın şarkı şeklinde söylediği gibi, “Hiçbir şeyden hiçbir şey olur; asla bir şey olamaz.”

Ateizme inanmak, günümüzde bazı insanların dünyanın düz olduğuna inanması gibidir. “Durduğumuz noktadan baktığımızda, Tanrı orada yok gibi görünüyor.” Doğru. Ayrıca eğer yalnızca kendi algılarına güveniyorsan, dünya düz görünmektedir. Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyor olmanın tek sebebi bilimsel otoritelerin açıkladıkları ve birçok onaylayıcı tanıklığın olması.

Tanrı’nın yokluğu, uzaklığı veya sessizliği olarak deneyimlediğimiz şey, fenomenolojik bir şeydir. Bu, bizim algılayış şeklimizdir. İşlerin bir noktada nasıl göründüğü ve nasıl hissettirdiğiyle alakalıdır ama olayın gerçek hâli değildir. Nasıl koca bir dönen topun üzerinde durup da dünyayı düz olarak algılayabiliyorsak, Tanrı’yı da yokmuş veya uzakmış gibi algılayabiliriz. Oysa “O’nda yaşıyor ve hareket ediyoruz; O’nda varız” (Elçilerin İşleri 17:28).

Gerçekte, Tanrı hiçbir şekilde Eyüp’e veya Kral Davut’a karşı yok, sessiz veya kayıtsız değildi. Onlar sadece o zaman böyle hissettiler. Ya da gerçekte, Tanrı hiçbir şekilde Andrew Peterson’a karşı sessiz değildi veya Rich Mullins’ten kendini de kaçırmıyordu. Tanrı tarafından terk edildiğimizi hissettiğimizde, terk edilmemişizdir (İbraniler 13:5). Yalnızca algıdan ziyade vaade güvenmeye çağrılıyoruzdur.

Bu Sessizlik Niye?

Ancak niye böyle hissetmemiz gerekiyor? Bu algıladığımız sessizlik niye? Neden biz O’na yardım için yakarırken Tanrı kendini kaçırıyor veya yukarıdan sadece bize bakıyor gibi görünüyor?

Bu yaşantıların altındaki tüm gizemi anladığımı iddia etmiyorum. Şüphesiz bize düşüşten kalan günahın üzerimizdeki etkisi ve Tanrı’nın kutsallığına ortak olabilmemiz için gereken bu terbiye yaşantılarına olan ihtiyacımız düşündüğümüzden çok daha büyüktür (İbraniler 12:10). Ama inanıyorum ki, burada aynı zamanda başka bir sebebin yattığına ilişkin bazı ipuçları da var. Bunları sorular olarak ifade edeceğim.

  • Neden atasözlerimizde dendiği gibi “ayrılık kalbi sevgiyle doldurur” da, “fazla samimiyet hürmetsizlik doğurur”?
  • Neden su, gerçekten susayan kişi için daha ferahlatıcıdır?
  • Neden hiçbir zaman elimdekiyle tatmin olmuyorum da her zaman daha fazlasını arzuluyorum?
  • Neden bir evlilik, çocuk sahibi olma, özgürlük veya bir başka hayaldeki arzunun kişinin elinden alınması, onda daha öncesinde olmayan bir hayal kırıklığı yaratır?
  • Neden dünyada başarıya giden süreç, başarının kendisinden daha zevklidir?
  • Neden yoksunluk, güçlük, kıtlık ve acılar genellikle en iyi karakter özelliklerini doğururken, refah, kolaylık ve bolluk çoğunlukla en kötülerini doğurur?

Görüyor musunuz? Yoksunluğun içerisinde mevcut olan bir örüntü var: Yoksunluk arzuyu yaratıyor. Arzu edilen şeyin yokluğu bu arzuyu güçlendiriyor. Arzu ne kadar güçlenirse, bu arzunun giderilmesi de o kadar tatmin edici oluyor. Tesellinin sevincini yaşayacak olanlar yaslı olanlardır (Matta 5:4). Doyurulacak olanlar acıkıp susayanlardır (Matta 5:6). Arzu bizim dilememizi, yokluk bizim aramamızı, sessizlik de bizim kapıyı çalmamızı sağlamaktadır (Luka 11:9).

Yoksunluk bu çağın tasarımında yer alan bir unsurdur. Temelde beklenti çağında yaşıyoruz, doyurulma çağında değil. Silik ayna çağında yaşıyoruz, yüz yüze çağında değil (1.Korintliler 13:12). Çelişki gibi görünen şey şu ki, bu çağda bizi en çok tatmin eden şey aldığımız şeyler değil, bize vaat edilen şeylerdir. Bu çağda kovalamak yakalamaktan daha iyidir çünkü tatmin bulmak üzere yaratıldığımız Yakalama, gelecek çağdadır.

Ve Fredrick William Faber’ın “The Desire of God” adlı şiirinde yazdığı gibi:

Evet, hasret ol Tanrın’a, ey baygın ruhum! Hasret ol Tanrın’a;
Hayatın sana sunduğu neşelerin ortasında ıstırap duy;
Aç, susuz ve takatsiz –işte böyle olsun yaşam sana–
Çünkü cennete bakmak neyse, bu dünyada arzu da odur.
(Tanrı’ya şairler ve şarkı sözü yazarları için şükürler olsun!)

Tanrı’yı arzuluyor, O’nu daha fazla istiyor ve karşılığında ne alıyorsunuz? Issız çölde sıkışıp kalan ıssız duygular. Sarsılmış ve çaresiz hissediyorsunuz. Ancak çaresizliğe kapılmayın. Bu sessizlik, bu yokluk yalnızca sizin bunu algılama şeklinizdir (fenomenolojiktir). Hissettirdiği budur, gerçeği değil. Yalnız değilsiniz. Tanrı sizinledir (Mezmurlar 23:4). Üstelik O bize paha biçilemez bir şekilde armağan ettiği kendi nesnel Sözü aracılığıyla her an konuşuyor. Bu nedenle de, kendi inişli çıkışlı duygularınızdan doğan öznel çıkarımlara bel bağlamak zorunda değilsiniz.

Eğer “cennete bakmak neyse, bu dünyada arzu da odur” sözü doğruysa, o hâlde Tanrı bizim dualarımızı bizim arzumuzu daha da arttırarak cevaplayacaktır. Arzuyu uyandıran ve besleyen şey çölün kendisidir. İçimizdeki dünya sevdasını kurutan şey çölün kendisidir. Ayrıca bizi gelecek dünyanın Kuyusu’na çeken şey de, yine çölün kendisidir.

—Jon Bloom

 

(c) Müjde Birliği. Asıl makaleye şuradan erişebilirsiniz: https://mujdebirligi.com/makaleler/hristiyan-yasami/tanri-sessiz-kaliyor-gibi-gorundugunde/