fbpx

Resim: Bursa

Yaşamımı Tümden Değiştiren Anahtar

Halen bir üniversiteye devam etmekte olan 22 yaşında bir Türk kızıyım. Öykümü hiç duymayanlar için, Rab’be izzet vermek amacıyla yazmak istedim. Her insan farklıdır. Hepimiz başkalarına baktığımızda bu farkı görürüz. Rabbimiz ne denli farklı olursak olalım, bizleri çocuğu yaptı ve bir bedende topladı. Ben düşüncelerimle, duygularımla, davranışlarımla çevremdekilerden daima değişik olmuştum. Bu tüm hayatım boyunca sürdü bu ve korkarım hâlâ da sürmekte. Ancak bir farkla; daha önceleri asla başaramadığımı Rab başardı ve “uyumu” sağladı. Biraz karmaşık mı oldu? Peki öyleyse, gelin ta başa dönelim.

Çocukluğumun ilk on yılı Ege’nin bir kasabasında geçti. Annemle babam öğrenim görmüş bir aileden, çalışkan iyi insanlardı. Öğretmenlik yapıyorlardı. Kısacası geçinip gidiyorduk işte… Çocukluğumun bu devresinde sadece Rab’bin bildiği ve affettiği (Affetti ve unuttu) çok hata yaptım. Babamın iş yerindeki sıkıntılar nedeniyle eve geldiğinde patlamaları, annemle olan kavgaları, maddi sıkıntılarımız… Babamın bir gün hacı dedemin sözüyle attığı o dayak, ki esaslıydı, onunla aramızda aşılması çok zor olan duvarın temeli olmuştu. Sonra Bursa’daki kolej sınavlarını kazandım. Direttim ve gittim. Kendi binamız olmadığından manastırdan beter olan Kız Lisesinde kalıyorduk. Günler geçtikçe oradaki “yaşamı” öğrendim. Param, yiyeceğim olduğunda çevrem akbabalarla dolu oluyordu, bunlar bittiğinde beni parçalayıp yutmaya hazır akbabalar. Onlara gösterdiğim tepkinin etkileri yıllarca sürdü. Çok sıkıntılı, yalnız bir halde arkadaşlarım, olmadan iki yıl geçirdim. Geri dönemeyecek kadar da gururluydum. Sonraki yıl babamla esaslı bir tartışmamız oldu. Sonuçta, yani onun istediğini yerine getiremediğimde onu “baba” olarak yitirmiştim. Zira o öyle söylemişti. Hele buna neden olduğunu sandığım kişinin benim yegâne dostum olduğunu görünce ne yapacağımı şaşırmıştım. Ailesiz, yapayalnız, uzak bir şehirde… Yaşam olduğundan da kötü görünü vermişti bir anda ve sonuçta intihara kalkıştım. Az kalsın başarıyordum da… O an farkında değildim, ama Rab beni kolluyordu. Doktorların “mucize” dedikleri bir şekilde uzun süren komadan çıkıp istemediğim halde yaşama döndüm.

O yaz tüm yaşamımı gözden geçirdim. Hatalarımı bir bir ortaya çıkardım. Hata diyorum, zira o zamanlar ‘günah’ kelimesine tamamıyla yabancıydım. Allah’la bir ilişkim olmadığından bu hatalarımı ödemem gerektiğine karar kıldım. Hem de benim için en zor yolu seçerek… Bu kararı takip eden 4-5 yıl boyunca yine herkese dostça davrandım, sevdim, karşılık beklemeden yardıma koştum, vs. Belki mazoşist diyeceksiniz bana, ama tüm bunlara karşın eğer birinden tekme yersem, tüm acıma rağmen kendimi mutlu olmaya zorladım. Zira işte bir hatamın daha cezasını çekiyordum. Benim için en büyük ceza dost bilip, sevdiğim kimseden arkama tekme veya yüzüme bir şamar yemekti. Tabii gerçek tekmeyi veya şamarı kastetmiyorum. Bursa’da beş yılımı doldurduktan sonra siyasi olaylara karışmamak için istemeye istemeye İzmir’e geldim. Bir yıl içinde okulda en sevilen insan haline geldim, ikinci yılımda ise öğrenci başkanı seçilmiştim. Çevremde arkadaşlarım eksik olmuyordu. Gülen yüzüme bakıp mutlu sanırlardı beni… Çok iyi bir erkek arkadaşım vardı.

Yakışıklı, geleceği parlak, beni seven… Bir insan daha ne isterdi ki yaşamdan? Öyleyse neden hâlâ mutlu değildim? İstediğim her şeyi elde etmiştim ama, içimdeki boşluk her giin artarak benliğimi kaplamıştı.

Yaşamı düşündüm… Çalış çabala… Birkaç dakikalık mutluluklar için bir ömür boyu eziyet çek işin yoksa… Boştu her şey… gelecekse koyu karanlıktı. Ve ben savcı, cellat ve kurban rolü oynamaktan yorulmuştum. Yaşamak istemiyordum. Bunu ilk anladığımda hemen planlarımı yaptım. İlk yaptığım iş erkek arkadaşımdan onu kırmadan ayrılmak ve onu sevdiğini bildiğim birinin tesellisini sağlamak oldu. Lise diplomamı alıp anneme verdikten sonra her şey bitecekti, yani sonbaharda. Günümü bile saptamıştım. Prensiplerime birçok yönden bağlı bir insandım anlayacağınız.

O yazı ölümün özlemini çekerek geçirdim. İnanın bana kardeşlerim, bu çok zor bir olaydı. İnsan bir an önce işi bitiri vermek, işkenceye son vermek ister… Günlerimi kah müzikle avunarak, kah sabahtan akşama kadar bisikletle aylak aylak dolaşarak geçirdim. Bazı günler odama kapanır, saatlerce öylece uzanıp düşüncelere dalardım. Annemi çok sever, babamdan ölesiye nefret ederdim. Ölmeden önce onu da temizleyip anneme rahat bir soluk aldırsam derdim. Onunla olan ilişkilerim tamamiyle kopmuştu. İki yıl boyunca aynı sofrada yemek bile yememiştim, kafama fırlattığı şişeden sonra… Kedi-köpek misali birbirimize hırlar dururduk. Ben her olayın sonunda sinir krizleri geçirir, kendimi bilmeden yatağa düşerdim. Doktorların nedenini bulamadığı, beni çıldırtan bir baş ağrım vardı. İçtiğim bir yığın hapa rağmen bu ani gelen baş ağrılarından bir türlü kurtulamıyordum. Sonuçta, bir kavga sonrası annem daha fazla dayanamayıp, eğer ben istersem babamdan ayrılacağını söyledi, zira benim hakkım yoktu.

İşte ölümümü beklediğim o günlerde, bir gün babamın cebinde gördüğüm ve onun “metresimden” dediği mektubu açıp okudum. Küçük bir kitap çıktı. İlk sayfasında: “Allah… Oğlu… İsa… Mesih…” kelimelerini görünce buruşturup attım bir kenara. “Allah” mı? O da kim? Oğlu mu varmış? Kardeşi de var mıymış acaba? Beni hiç mi hiç ilgilendirmiyordu doğrusu…

Bu olaydan haftalar sonra bir gün yine odamda düşüncelerimle boğuşurken aniden beynimde yankılanan bir cümleyle tüylerim diken diken oluverdi. O öyle bir andı ki, bangır bangır bağıran müzik susu veımişti sanki: “Tanrı’yı tanımak istemez misin?” İŞTE, yaşamımı tümden değiştiren anahtar… Uzun süre düşünüp taşındıktan sonra “Allah” ile olan yegâne ilişkimin o mektup olduğunu anımsadım. Evi altüst edip onu buldum. Oturup okumaya başladım. Beni çeken hiç bir şey yoktu… Taa ki son sayfaya gelinceye kadar… “Tanrı’yı tanımak istemez misin? Her türlü sorunuzu yanıtlamaya hazırız…” Oysa bu sayfayı daha önce hiç açmamıştım?

Nasılsa ölecektim, kaybedecek bir şeyim yoktu. “Bari ölmeden önce şu haddini bilmeyip, Allah’ın Oğlu var diyenlerle biraz dalga geçeyim,” diye düşündüm. İşte böyle başladım… Olaylar gelişti… Bir gün İncil çıktı postadan. Öylece kalakaldım. O “Kutsal” denilen bir kitaptı. Kur’an da kutsaldı… Abdestsiz ellenemezdi. Ellerime baktım, öylesine kirlenmişlerdi kj, bunu temizlemeye hiç bir denizin suyu yetmezdi… Kararsızlık içinde 7-8 gün odama kapanıp rafta duran Incil’i seyrettim öylece. Çok ilginçtir ki, o günler sırasında o özlemle beklediğim “ölme” günüm gelip geçmişti ve ben bunu ancak bir gün sonra fark edebilmiştim.

Neden? Niçin ikinci kez ölümden dönmüştüm? Kim, ne engelliyordu? Niçin? İşte o zaman benim gibi değersiz biriyle nedenini bilmediğim halde, Tanrı’nın uğraşmakta olduğunu anlamıştım.

Dünyada bunca iyi insan dururken niçin benimle uğraşıyordu? Benden ne istiyordu? İzlememi istediği bir yol mu vardı?

Ve aylarca bu “yol”u aradım durdum. Elime geçirdiğim kitapları gece gündüz okudum. Bir savcı misali insanlara sorular yönelttim. Oysa onca ay inatla gözümü kapatmıştım yegane ‘gerçek’ olan İsa’ya. ‘YOL BENİM’ diyordu Kelam’da. Battığım o günah çukurundan o eşsiz planıyla kurtulmamı RAB ALLAH sağladı. İsa Mesih’in kanı ile hepsi temizlenip gidiverdi. Beni tüm yüklerimden kurtardı ve çocuğu kıldı. Değişmemin en güzel örneği… Artık babamı seviyorum, aramızdaki ilişki herkesin gıpta ile baktığı bir hale geldi. Bir gün onlara beni ve onu değiştirenin RAB İSA MESİH olduğunu söylemem için Rab’bin bana destek olacağına tüm kalbimle inanıyor ve O’nun zamanlamasını bekliyorum, dua ediyorum. Artık ne baş ağrım var ne sinir krizleri. RAB BENİ İYİLEŞTİRDİ.

Candan DEMİR
Hemşire Manisa