fbpx

Resim: Simone Pellegrini

Ertesi sabah Samuel Saul’la görüşmek için erkenden kalktı. Saul’un Karmel Kenti’ne gittiğini, orada kendisine bir anıt diktikten sonra aşağı inip Gilgal’a döndüğünü öğrendi… Samuel konuşmasını şöyle sürdürdü: “Kendini önemsiz saydığın halde, sen İsrail oymaklarının önderi olmadın mı? RAB seni İsrail’e kral meshetti.” (1.Samuel 15:12, 17)

Saul’da bir “ufak büyük adam” kompleksi vardı. İsrail’in yeni atanmış kralıydı. Ulusun umudu ona bağlıydı ve o da bunun hakkını vermek istiyordu. Sorun şu ki, bu iş Saul’un üstesinden gelebileceğinden büyüktü. Saul kendi yeterliliğine baktığında, kendi gözünde “ufak” kalıyordu. Peki ya insanlar onun gereken niteliklere sahip olmadığını öğrenirlerse ne olacaktı? Peki ya insanlar hayal kırıklığına uğrarlarsa ne olacaktı? Beceriksiz olarak görülme düşüncesine ya da yetersizliğinin ifşa olmasına tahammül edemezdi. Halkın onu büyük bir kişi olarak, yani güvenebilecekleri bilge, güçlü, başarılı ve etkileyici bir kral olarak görmelerine alabildiğine muhtaçtı.

Saul ne yapmalıydı? Kral olduğu zaman Tanrı ona iyi bir yönetim için ihtiyaç duyduğu her şeyi sağlayacağına dair vaat vermişti. Saul’un yapması gereken tek şey Tanrı’ya güvenmekti. Kulağa basit geliyor, öyle değil mi? İsrail’in kralı bir tebaa kral olarak tasarlanmıştı; Tanrı’nın önderliğini takip etmeli ve O’nun yüceliği için O’nun halkına hizmet etmeliydi. Sorun şu ki, Saul bu düzeni beğenmemişti. Kimsenin (hatta Tanrı’nın bile) gölgesinde olmak istemiyordu. Saul yüceliği kendisi için istiyordu. Tanrı’yı resmin dışına çıkardığında, kendisine kalan tek seçenek ulusu kendi kişisel kaynaklarına dayanarak yönetmekti. Tüm bunlar da onda bir “ufak büyük adam” kompleksine yol açtı. Büyük adam kandırmacasını nasıl devam ettirecekti? Kendi adına anıt dikerek.

Saul’un sorunu, bizim hayatlarımızda insan korkusunun nasıl bir şey olduğunu ortaya koyuyor. Anıt dikmek, insan korkusunun tuzağına düşmüş olduğumuzun belirtisidir. Fiziksel anıtlar dikmeyebiliriz ama  insanların övgülerini toplamak için kendi yollarımız vardır. Vaazımı tamamlayıp nasıl gittiğinden emin olamadığım zamanlar vardır. Vaaz anlaşılır mıydı? İnsanlar Tanrı’nın Sözü’yle güçlendiler mi? Yoksa bir felaket miydi? Bir pazar günü kiliseden sonra arabadayken eşime şikâyet ettiğimi hatırlıyorum. “Ya, tamamen berbattı değil mi?” “O soruyu neden öyle sordum?” Çünkü eşimin, “Şaka mı yapıyorsun? Harikaydı! Neden berbat olduğunu düşünüyorsun, canım?” diye soracağını umuyordum. Tanrı’ya güvenmek yerine, kendime anıt dikmek için iltifat avcılığı yapıyordum. Peki ya siz?


Anıt dikme suçunu işlediniz mi?